ÖYKÜ
______
Hava bu denli dondurucu bir soğuğa, ölümcül, ağır bir örtüye dönüşebilir miydi? Sanki; tonlarca kurşuni bir ağırlık olmuş, üstüne üstüne çökmüş gibiydi. Kar yağıyordu Beşiktaş iskelesinde. Yerde, karların beyaz örtüsü içinde, gri tüyleriyle, sürünüyordu kırık sol kanadı martıcığın. Kirlenmişti. Gözlerine bir korku, küçücük yüreğine umutsuzluğun, çaresizliğin öldürücü acısı gelip oturmuştu. Gökyüzünde sınır tanımaz uçuşlarını yaparken, o uçsuz bucaksız, o sonsuz gibi görünen Dünya, iki iskele binası arasındaki bu açıklıktı şimdi. Kar yağışı altında, yanından, yakınlarından tek tük insanlar geçiyordu. Her biri geçerken de olabildiğince uzaklaşmaya çalışıyordu onlardan. Adım attıkça kırk kanadının acısını ta içinde, küçücük bedeninin, sanki her hücresinde duyumsayarak. Uzak durmalıydı, uzak durmalıydı, kanadını kıran da bir insandı.
Üsküdar motorundan inmiş, dolmuş duraklarına doğru yürüyordu adam. Kanadı kırık martıyı gördü. Kırık kanadını yerde, taze yağmış karların üzerinde sürükleyerek, bu küçücük açıklıkta, daireler çizerek dönüp duruyordu. Islanmıştı. Tüyleri kirlenmişti. ‘’Zavallı’’ diye düşündü adam. Aç da olmalıydı. O da açtı. Akşam karanlığı da bastırmak üzereydi. Akşam öncesi alaca karanlık çökmüştü ortalığa. Oysa; günün bu saatlerinde batmak üzere olan güneşin son pırıltıları, karşı sahilde, camlarda altın damlası gibi ışıldardı. Şimdiyse karşı sahil görünmüyordu bile. Sanki Dünya birkaç yüz metre ötede bitiyor gibiydi. İskeleden kalkıp giden gemiler, birer hayalet gibi kardan ve pustan bir perdenin ötesinde kayboluyordu.
Bütün gün bir şey yememişti adam. Bir poğaça, iki çay yemek sayılırmıydı? Akşamlara dek kapı kapı dolaşıp, kendi deyimiyle, boktan şeyleri pazarlamaya çalışıyordu. Ama hiçbir zaman, eline rahatça geçinebileceği para geçmiyordu nedense. Halbuki onları sattırtanlar iyi kazanıyordu doğrusu. Vapur, dolmuş, kira derken, ancak ucu ucuna yetiyordu. Eve ekmek, yiyecek götürmek, üst baş alabilmek, kızının okul giderlerine yetişebilmek için bu açlığa katlanmalıydı. Hele de kızının, geçen yıl geçirdiği kazadan bu yana bacağında oluşan kemik erimesinin tedavi, hastane, ilaç giderlerini karşılamak zorundaydı. Kaza demişlerdi. Okul çıkışı, sarhoş bir sürücü gelip çarpmıştı yolun ortasında karşıdan karşıya geçerken. Buna nasıl kaza denirdi, bunu da hala anlayamamıştı aslında. O da, bu martı gibi, zavallı diye düşündü adam. Zaman zaman gözlerindeki umutsuzluğu, korkuyu, acıyı görüyor kahroluyordu.Bu yüzden de kızının gözlerine bakamaz olmuştu. O güzelim kara kara bakan boncuk gözlerine.
Cebindeki bozuklukları çıkardı, elli kuruşu ayırıp saydı parasını. Dolmuşa yetiyordu kalan. Etrafına bakındı, bir simitçi arandı. Yoktu yakınlarda.’’Motor iskelesinde vardır’’ mutlaka diye gerisin geriye yürüdü. İskelede buldu simitçiyi. Açıklığa döndüğünde göremedi martıyı.Gözleriyle aranırken, bir bankın altına sinmiş olarak buldu. Kırık kanadını yere sermiş, gözlerini, oradan gelecek bir kurtarıcı bekler gibi gökyüzüne dikmişti. Adam, simitten bir parça koparttı, eğilip ona doğru uzattı. Martı, telaşla kaçmaya çalıştı.
– ‘’Korkma martıcık, korkma’’ dedi adam.
Bir yandan da simit parçasını uzatıyordu. Simidi fark edince adamın elinde durakladı martı. Açtı. Ama kanadını kıran da bir insandı. İkircikliydi. Ne olursa olsun insandan uzak durmalıydı. Onlar karşılaştığı en ölümcül yaratıklardı. Can tatlıydı, açlık katlanılabilirdi. Adam, martının yaklaşmayacağını anladı. Kopardığı bir lokma simidi uzanabileceği yere doğru attı. Martı duraksadı yine. Bir simide, bir adama baktı. Açlık ağır basmış olmalıydı korkularına. Aralarındaki uzaklığı korumaya çalışarak, ürkekçe uzanıp aldı simit parçasını. Bir lokmada da yuttu. Sonra bir, bir daha. Adam gülümseyerek yarım simidi yedirdi martıya. Yeterdi. Doymuştur diye düşündü. İçinde tatlı bir sıcaklık duygusuyla, kalan simitten bir parça ısırdı, dolmuş durağına doğru yürüdü. Martı, yürüyüp giden adamın arkasından baktı bir süre. Arkasından gitmelimiydi? Bir gemi yanaştı iskeleye. Gemiden inenlerle, birden kalabalıklaştı ortalık. Adamı göremiyordu artık. O kalabalıkta hangisi olduğunu seçemiyordu. Birbirlerine de benzemiyorlardı ama. Birden, o kalabalığa dalıp, onu bulmak istedi. Ürkek, telaşlı yürüdü. Yoktu. Başını kaldırıp insan yüzlerini görmeye çalışıyordu. Bazılarıyla göz göze bile geliyordu. Aldırmıyorlardı. Meydandan yukarılara doğru yürüdü kırık kanadını yerlerde sürükleyerek. Otobüslerin, otomobillerin, insan ayaklarının aralarından geçti. Kalabalığın içinde, şehrin nereye çıktığı belli olmayan, karlarla kaplı sokaklarında yitti gitti kanadı kırık martı. Daha düne kadar gökyüzü olan dünyası, ona şimdi çok, çok uzaktı.
Yaşar YILDIZ
12.11.2007
|